Hakkımda

Merhaba, ben Giray.

Müzik, psikoloji, yazı, disiplin ve arada bir entonasyonla yürütülen eski bir müzakere.

Giray Arslan kameraya bakarak gülümserken
01

Koç Üniversitesi · Psikoloji anadalı

02

İşletme çift anadalı · MAVA yandalı

03

KU Orchestra · Lead Violinist · 1st Violin

04

ARSLAN CLASSICS kurucusu ve doğrudan eğitmeni

Kısa portre

Merhaba, ben Giray.

Özgün tam metin · yaklaşık 1 dakika

Keman çalıyor, müzik öğretiyor, psikoloji okuyor ve boş zamanlarımda insanların beni yere düşürmeye çalıştığı sporlarla uğraşıyorum. Kâğıt üzerinde biraz dağınık görünebilir; benim açımdan hepsi aynı merakın farklı biçimleri: İnsan nasıl öğrenir, nasıl hisseder, nasıl kontrolünü kaybeder ve tekrar nasıl toparlanır?

Müzik uzun zamandır hayatımın merkezinde. Koç Üniversitesi Orkestrası’nda birinci keman çalıyor, keman ve müzik teorisi dersleri veriyorum. Kemanla ilişkimiz ciddi, eski ve zaman zaman gergin. Anlaşmazlıkların çoğu entonasyon yüzünden çıkıyor; şimdilik ayrılmayı düşünmüyoruz.

Koç Üniversitesinde psikoloji okuyorum. İnsan zihnini anlamaya çalışmak, çocukluğumdan beri yaptığım bir şeye daha resmî bir ad kazandırdı. Neden bazı melodiler eski bir hatırayı ansızın geri getirir? Bir insan bildiği hâlde neden aynı hatayı tekrarlar? Sessizlik nasıl olur da bazen söylenen her şeyden daha açık konuşur? Bu tür soruların peşine düşmeyi seviyorum. Bazen gereğinden fazla.

Müziğin dışında judo, boks, Brezilya jiu-jitsusu ve Muay Thai çalışıyorum. İlk bakışta bir Bach fügüyle dövüş sporlarının pek ortak noktası yokmuş gibi durabilir. Oysa ikisi de ritim, zamanlama, denge, dikkat ve doğru anda doğru hareketi yapabilmek üzerine kuruludur. Yalnızca birinde hata yaptığınızda sonuç biraz daha hızlı anlaşılır.

Bu site, bütün bu merakların bir araya geldiği yer. Burada klasik müzikten caza, psikolojiden estetiğe, sanattan disipline, eski şiirden modern ilişkilere kadar aklıma takılan ve peşini bırakamadığım şeyler hakkında yazıyorum. Bir yazıda Bach’ın kontrpuanıyla, başka birinde Mitski’yle, arzu psikolojisiyle veya huysuz bir akorla karşılaşabilirsiniz.

Burayı tamamlanmış bir eser değil, yaşayan bir çalışma masası gibi düşünün: Üzerinde notalar, kitaplar, yarım kalmış fikirler ve muhtemelen soğumuş bir kahve var.

Hoş geldiniz.

Dikkatinizi çeken yerden başlayın; gerisi kendiliğinden gelir.

Giray Arslan Koç Üniversitesi Orkestrası sahnesinde birinci keman bölümünde
KU Orchestra · Lead Violinist · 1st Violin · 2026
Uzun biyografi

Ben Tam Olarak Kimim?

Özgün tam metin · yaklaşık 11 dakika

Türkiye’nin güneyinde, denizle iç içe yaşayan Mersin’de doğdum. Annem de babam da İngilizce öğretmeni olduğu için, dil henüz benim için ciddi bir mesele hâline gelmeden önce ben onun için ciddi bir meseleye dönüşmüştüm. Zaman kipleri sofrada düzeltilir, telaffuzun hakkı verilir, kitaplar evin neredeyse her köşesinden çıkardı. Kısacası, çocukluğumun mühim bir kısmı present perfect tense içinde geçti.

Ailemin hikâyesi ise Akdeniz kıyılarından biraz daha uzağa uzanıyor. Annemin tarafında, kuzey Karadeniz coğrafyasından gelen eski Kırım Tatarı göçmenlerinin ve Ukrayna-Slav köklerinin izleri var. Elbette Türk bir ailenin içinde büyüdüm; fakat aile denen şeyin tek bir sınırla, tek bir şehirle veya tek bir kimlikle açıklanamayacağını da erken yaşta sezdim. İnsan bazen geçmişini açık bir hikâye olarak değil, bir yüz ifadesinde, eski bir yemekte, telaffuzdaki küçük bir ayrıntıda veya sebebini tam bilmediği bir hüzünde taşır.

Mersin bana denizi verdi. Deniz kenarında büyümenin insanın ritim duygusunu kalıcı biçimde değiştirdiğini düşünüyorum. Ufuk, insana beklemeyi öğretir; güneşin suya vuruşu ise biraz fazla düşünmeyi. Bugün bile bazı eserler beni çocukluğumun kıyılarına hafızadan daha süratli götürür. Antonín Dvořák’ın La minör Keman Konçertosu bunlardan biri. Eserin dokusunda, hüznünde ve insana bıraktığı geniş nefes alanında; suyun üzerinde titreyen güneşi seyrederken bir türlü dile getiremediğiniz bir şeyi düşünmenin duygusu vardır. Muhtemelen bir gün bu konçerto hakkında gereğinden uzun bir yazı yazacağım. Şimdiden haber vermiş olayım.

Çocukken okulda başarılıydım; fakat bu başarının beni uslu ve ağırbaşlı bir çocuğa dönüştürmesine hiçbir zaman izin vermedim. Sürekli okur, sınavlardan iyi not alır, sonra da yapısal olarak tırmanmaya müsait görünen her mobilyaya çıkardım. Yetişkinlerin daha birkaç sene ertelemek istediği soruları sormaya da özel bir istidadım vardı. Bir sınavı erkenden bitirip kalan sürede öğretmeni kızdırmanın, fakat kâğıdı geçersiz saydırmayacak kadar ölçülü bir yolunu tasarlayabilirdim.

Eğitim ciddiydi. Kendimi fazlasıyla ciddiye almak ise hiçbir zaman mecburi değildi.

Bu ikilik hâlâ bende yaşıyor. Disiplini, sistemi ve teknik doğruluğu severim; fakat aşırı ciddiyetin canlılığını öldürdüğü her şeyden de kuşkulanırım. Bir şeyin nasıl işlediğini anlamak, ardından biçimini kaybetmeden ne kadar esneyebileceğini görmek isterim.

Sanatla ilk ciddi karşılaşmamın pek vakur bir başlangıcı yoktu. Bir kız vardı.

Ortaokuldaydık. Aramızda birkaç sıra, birkaç bakış ve ilk gençliğin bütün beceriksizliği bulunuyordu. Nesnel olarak bakıldığında pek az şey olmuştu. Belki bir kalem paylaşmış, birkaç sıradan cümle kurmuş, sınıfta birkaç kez birbirimize bakmıştık. Fakat insan on üç yaşındayken destan yazmak için fazla malzemeye ihtiyaç duymuyor. Benim zihnimde bu küçük hikâye çoktan eski bir İstanbul aşkına, hatta biraz zorlasanız bir divan mesnevisine dönüşmüştü.

Her matematik dersinde gizli bir anlam vardı. Her göz göze gelişimiz delil sayılıyordu.

O küçük ve biraz gülünç yakınlık bende önemli bir kapı açtı. Fuzûlî’yi, Nâbî’yi, Nedim’i ve bir bakışı, bir ayrılığı yahut karşılıksız kalmış bir ümidi koca bir varlık meselesine dönüştürebilen divan şairlerini okumaya başladım. Dilleri incelikli, musikili ve harikulade biçimde ölçüsüzdü. Onlar yalnızca acı çekmiyordu; acıya bir mimari kuruyor, üzerine ipek giydiriyor ve onu vezne sokuyorlardı.

Fuzûlî, “Aşk imiş her ne var âlemde,” diyordu. Ben de on üç yaşında olduğum için bu sözü ihtiyatla karşılayabilecek bir ruh hâlinde değildim.

Çok geçmeden aruz vezniyle şiir yazmaya başladım. Beni cezbeden yalnızca duygu değildi; duygunun altındaki disiplindi. Aruzda her hecenin hesabı vardır. Bir mısra zahmetsizce söylenmiş gibi duyulabilir, fakat arkasında kusursuz bir ağırlık ve ritim dengesi bulunur. Bu bana daha sonra sanat anlayışımın merkezine yerleşecek bir şeyi öğretti: Duygu, biçim kazandığı zaman daha güçlü hâle gelir. Hissetmek samimiyet yaratabilir; fakat o hissin kalıcı olması için yapıya ihtiyacı vardır.

Türk sanat musikisi de hayatıma aynı kapıdan girdi. Makam benim için hiçbir zaman yalnızca bir dizi meselesi olmadı. Makam, yönün, gerilimin ve ruh hâlinin diliydi. Bir makam yalnızca hangi notaların kullanılacağını değil, cümlenin nereden geçeceğini, nerede duraksayacağını ve nasıl bir hüzün taşıyabileceğini de sezdirirdi. Kulağımı eğittim; tek bir sesi yerli yerine oturtmak için saatler harcayabilecek hocalarla çalıştım ve süslemenin, altındaki cümle hakiki değilse hiçbir anlam taşımadığını öğrendim.

Sanattaki ilk dilim buydu: Türkçe, Doğulu, süslü, hüzünlü; fakat aynı zamanda ölçülü ve teknik. Makamla, aruzla, eski şiirle ve Türk sanatının hasreti tedavi etmeye çalışmadan taşıyabilen vakur diliyle biçimlendim.

Derken Franz Liszt geldi ve bütün düzeni bozdu.

La Campanella’yı ilk kez bir ekranın karşısında, yarı dalgın bir hâlde dinledim. Birkaç saniye içinde piyano, piyano gibi duyulmaktan çıkmıştı. İnce notalar ışık gibi çakıyor, pasajlar insan elinin imkânlarıyla ilgili şüphe uyandırıyor, her cümle kapı açık olduğu hâlde pencereden girmeyi tercih eden birinin özgüvenini taşıyordu.

İlk tepkim yalnızca “Ne kadar güzel,” olmadı.

“Burada ne oluyor?” diye düşündüm.

Hayatımın büyük kısmını belirleyen soru sanırım budur. Güzel, karmaşık yahut kolayca anlaşılmaya direnen bir şeyle karşılaştığımda onu yalnızca hayranlıkla seyretmek bana yetmez. İçini açmak, mekanizmasını görmek, neden bende bu etkiyi yarattığını anlamak isterim. Duygu nerede saklıdır? Armonide mi, zamanlamada mı, oranda mı; yoksa kurulup sonra boşa çıkarılan bir beklentide mi? Bir hareketi kaçınılmaz, ötekini ise yalnızca süslü yapan şey nedir?

Müziğe böyle yaklaşıyorum. İnsanlara da biraz böyle yaklaştığımı itiraf etmeliyim. Psikoloji, beste, şiir ve dövüş sporları beni benzer sebeplerle çeker: Hepsinin görünen bir yüzeyi ve onun altında daha az itaatkâr bir sistemi vardır.

Liszt’ten sonra Batı klasik müziğine keskin bir dönüş yaptım. Makamların yanına modülasyonlar, usûllerin yanına kontrpuan, Türk musikisinin içe dönük hüznünün yanına Bach, Beethoven, Schumann, Paganini ve on dokuzuncu yüzyıl romantizminin ateşli sinir sistemi yerleşti.

Özellikle Bach benim için bir saplantıya dönüştü. Müziğinde daha önce pek karşılaşmadığım türden bir otorite vardı. Her ses bağımsızmış gibi hareket ediyor, fakat hiçbir şey tesadüfî görünmüyordu. Duygu mantığı bozmuyor; mantığın içinden doğuyordu. Bir füg hem matematiksel bir kesinlik taşıyabiliyor hem de insana keder hakkında şahsi bir şey biliyormuş hissi verebiliyordu.

Armoni, biçim, kontrpuan ve ses yürüyüşü çalışmaya başladım. Bunu, insanda ya dinî bir vecd yahut yaklaşan çok büyük bir sınav olduğunu düşündürecek bir ciddiyetle yaptım. Kemanı günde sekiz-dokuz saat çalıştığım dönemler oldu. Kreutzer, Schradieck ve Ševčík’in içinde kaybolur; bir pozisyon geçişini düşünceden daha temiz hâle gelene kadar tekrar ederdim. Parmaklarım ağrırdı. Entonasyon, hiçbir bahaneyi kabul etmezdi. Dört ölçü bazen bütün bir günü alır, ertesi sabah da karşıma sanki daha önce hiç tanışmamışız gibi çıkardı.

Bunu seviyordum.

Keman zamanla bir çalgıdan çok, teşhis aletine dönüştü. Yorulduğumu ben kabul etmeden önce söyler, tereddüdümü ben anlamadan duyurur, kibrimi ise neredeyse anında yüzüme vururdu. Uzun bir sesten pek az şey saklayabilirsiniz. Yayınız kararsızsa ses bunu bildirir. Sol eliniz gerginse kemanın mazeretlerinize sadakat borcu yoktur.

Aynı yıllarda hayatımın başka bir tarafı sporla şekilleniyordu. Judo ve tenis müsabakalarına katılıyor, ciddi biçimde antrenman yapıyordum. Müziğin yanında bu karşıtlığa ihtiyacım vardı. Bir prova odasında tek bir cümlenin karakteri üzerine bir saat düşünebilirsiniz. Judo minderinde ise biri sizi yere atmaya çalışır. O anda hayatın öncelikleri şaşırtıcı derecede berraklaşır.

Dövüş sporları bana kararlılığı öğretti. Yarım uygulanan bir teknik nadiren zarif, bazen de oldukça acı vericidir. Tenis ise bir puanın içinde tek başına kalmayı öğretti. Arkasına saklanabileceğiniz bir orkestra, suçu atabileceğiniz bir şef veya anlamlı bakışlar paylaşabileceğiniz bir sıra arkadaşınız yoktur. Yalnızca top, rakip ve altmış gramdan hafif bir cismin ruh hâlinizi tayin etmesine izin vermenin tuhaflığı vardır.

Müzik hassasiyet kazandırdı. Spor, karar vermeyi.

İkisine de ihtiyacım vardı.

Sonra davula başladım. Ardından caz geldi. Ardından da kısa süreli bir teorik mahcubiyet dönemi.

Caz bana ilk başta, yarısından sonra girdiğiniz ve teknik olarak dilini bildiğiniz hâlde kimsenin bu kadar hızlı konuşmasını beklemediğiniz bir sohbet gibi gelmişti. Klasik armoni bana işlevleri, kuralları ve adları dikkatle konmuş beklentileri vermişti. Caz ise önüme güvenli bir şifreye benzeyen akor sembolleri koyup gerçek zamanlı bir cevap bekliyordu.

Hem hayranlık duyuyor hem de biraz sinir oluyordum. Ciddi ilgilerimin çoğu zaten böyle başlar.

Zamanla cazın düzensizlik olmadığını, hareket hâlindeki bir düzen olduğunu anladım. Disiplini; dinlemekte, zamanlamada, armonik farkındalıkta ve karar verirken önce uzun bir savunma metni hazırlama ihtiyacı duymamakta yatıyordu. Çekingen çalınan yanlış bir nota yanlış kalıyordu. Fakat farkındalıkla, ritimle ve sonucunu üstlenerek çalınan bir ses yeni bir yöne dönüşebilirdi.

Klasik eğitim bana hazırlanmayı öğretmişti. Caz, cevap vermeyi öğretmeye başladı.

Lise yıllarında hayatım, ya çok iyi bir düzen ya da küçük çaplı bir çöküş gerektirecek kadar kalabalıklaşmıştı. İyi bir okulda okumak için ailemden ayrıldım ve bağımsızlığın gündelik ayinlerini yaşıtlarımın çoğundan biraz daha erken öğrendim: bütçe yapmak, yemek hazırlamak, program yetiştirmek ve ne yaptığımı gayet iyi biliyormuş gibi görünmek.

Geçimimi kısmen keman, müzik teorisi ve kulak eğitimi dersleri vererek sağladım. Başta yalnızca pratik bir gereklilik olan öğretmenlik, zamanla müzik eğitimimin en mühim parçalarından biri hâline geldi. Bir şeyi anlatmak, kendi bilginizdeki bütün boşlukları görünür kılar. Bir hareketi alışkanlıkla yapmak kolaydır. O hareketin neden işe yaradığını, bir müzik cümlesinin neden yön duygusuna ihtiyaç duyduğunu veya öğrencinin entonasyon hatasının yanlış notadan birkaç saniye önce başladığını açıklamak çok daha zordur.

Öğrencilerin yalnızca doğru sesleri taklit etmesini hiçbir zaman yeterli bulmadım. Teknik olarak doğru bir icra, yine de hiçbir şey söylemeyebilir. Ders verirken amacım, mekanizmayla niyeti birleştirmektir: El nasıl hareket ediyor, kulak ne bekliyor ve bu cümle niçin var olmayı hak ediyor?

Aynı merak beni matematik öğretmeye de götürdü. TÜBİTAK matematik olimpiyatı hazırlık çalışmalarına katıldım, sınava girdim ve matematiksel düşünceye kalıcı bir yakınlık duydum. Matematiğin, insanlarda pek sık görülmeyen bir açıklığı vardır. Bir önerme ya işler ya işlemez. Gizli bir varsayım açığa çıkarılabilir. Karmaşık bir problem, tek bir zarif fikirle çözülebilir.

Birçok öğrenci matematikte kötü olduğuna inanır. Oysa çoğu zaman sahip oldukları şey, kötü açıklanmış bir temel ve yıllar boyunca birikmiş korkudur. Yapı nihayet görünür olduğunda, öğrencinin “Ben bunu anlamıyorum,” hâlinden “Bir dakika, mesele bu muymuş?” noktasına gelmesini izlemek öğretmenliğin en sade, fakat en değerli hazlarından biridir.

On yedi yaşındayken Klasik Müziğin İnsan Zekâsı Üzerindeki Etkisi başlıklı bir araştırma projesi hazırladım ve TÜBİTAK’a resmî olarak sundum. İddialıydı, kusursuz değildi ve bana oldukça benziyordu. Farklı bestecilerin dikkat, kaygı, uyku ve bilişsel performans üzerindeki etkilerinin farklı olup olamayacağını incelemeye çalışıyordum. Bach, Liszt, Debussy ve Schumann benim için yalnızca besteci değil, insan zihninin içine girilebilen ayrı psikolojik mekânlardı.

Aslında ispatlamak istediğim şey, belki biraz fazla hevesle, müziğin bir şeyler yaptığıydı. Müzik hayatın kenarına yerleştirilmiş hoş bir ses değildi. Uyarılmayı, hafızayı, dikkati, beklentiyi ve duyguyu biçimlendiriyordu. Çalışma biraz müzik teorisi, biraz spekülatif psikoloji, biraz da duygusal otobiyografiydi. Hisler fazla başıboş görünmesin diye grafikler de vardı.

Nihayet Türkiye’deki üniversite sınavı, millî sınavlara has o yaklaşan doğal afet havasıyla çıkageldi. Türkiye’deki pek çok öğrencinin tanıdığı o yorucu yoğunlukla çalıştım; ülke genelinde 1.116’ncı oldum ve uzun zamandır istediğim Koç Üniversitesine girdim.

Koç’a girmek benim için önemliydi; çünkü bana nefes alacak bir alan sağladı. Yıllar boyunca başarı, kendi değerimi durmadan ispat etmem gereken bir meseleye dönüşmüştü. Üniversiteyi kazanmak hırsımı ortadan kaldırmadı, fakat düğümü biraz gevşetti. İlk kez emek vermek yalnızca kendimi kanıtlama çabası değil, keşfetme imkânı hâline geldi.

Şimdi psikoloji okuyorum. Bu bölüm, insan zihninin aynı anda hem son derece gelişmiş hem de hayret verici ölçüde güvenilmez olduğuna dair eski kuşkuma bilimsel bir dil kazandırıyor. Psikoloji bana, müzik üzerinden zaten sormakta olduğum soruları daha açık biçimde sorma fırsatı veriyor: İnsan yaşantısını nasıl düzenler? Beklentiler algıyı nasıl değiştirir? Kimliğin ne kadarı hafıza, ne kadarı alışkanlık, savunma yahut performanstır? Ve aklı başında insanlar gecenin bir vakti neden göndermemeleri gereken mesajları gönderir?

Koç Üniversitesi Orkestrasında birinci keman olarak da çalıyorum. Bir topluluk içinde müzik yapmak, disiplinle teslimiyetin aynı anda yaşandığı nadir hâllerden biridir. Kendi partinizi bilmeli, sesinizi yönetmeli ve tereddütsüz girmelisiniz; fakat daha büyük bir hareketin parçası olabilecek kadar da esnek kalmalısınız. Müzikte liderlik daha yüksek sesle çalmak değildir. Başkalarının sizinle birlikte hareket edebileceği kadar açık ve güvenilir bir yön göstermektir.

Müzik hayatım bu süreçte genişlemeye devam etti. Caz artık kapısında kuşkuyla beklediğim karanlık bir mekân değil. Özellikle modern fusion, karmaşık armoni, groove ve doğaçlama üzerinden düşünme biçimimin merkezlerinden birine dönüştü. Davul, zamanla fiziksel bir bağ kurmamı sağladı. Ritmin melodinin altında duran basit bir iskelet değil, başlı başına bir zekâ olduğunu anlamaya başladım.

Ayrıca Bilinç Akışı adlı post-rock grubuyla da çaldım. Müziğimiz uzun yükselişlerden, tekrarların yarattığı gerilimden, gürültüden ve hedefe hemen varmamanın duygusal faydasından besleniyordu. Post-rock bana yakındır. Dakikalarca sakin kalabilir, sonra bir anda bütün binanın iç dünyası varmış gibi davranabilir. Gece üçte zihnimin içi de aşağı yukarı böyledir; yalnız grubun miksajı daha iyidir.

Spor da hayatımda aynı ağırlığını korudu. Judo hiçbir zaman çocuklukta başlayıp sonra usulca terk ettiğim bir uğraş olmadı. Üniversitede buna Brezilya jiu-jitsusu, boks ve Muay Thai’yi de ekledim. Dövüş sporları soyut düşünceyi süratle dağıtır. Sakinlik, dayanıklılık ve özdenetim hakkında kurduğunuz bütün teoriler, karşınızdaki kişi nefes almanızı zorlaştırdığı anda sınanabilir hâle gelir.

Bunun insana kazandırdığı özel bir tevazu vardır.

Bir miktar morluk da.

Müzik, psikoloji, eğitim ve sporun yanında modellik alanında da çalıştım. İlk bakışta diğer uğraşlarımdan ayrı bir hayatın parçası gibi görünebilir. Ben öyle düşünmüyorum. Modellik; çizgi, duruş, zamanlama, ölçü ve karakteri konuşmadan gösterebilme işidir. Bu bakımdan insanların zannettiğinden daha fazla sahne sanatlarına yakındır. Kamera da kararsızlığı neredeyse keman kadar hızlı fark eder.

Dışarıdan bakıldığında bütün bunlar birbirinden kopuk görünebilir: divan şiiriyle caz fusion, Bach fügleriyle Muay Thai, matematikle modellik, psikolojiyle aruz.

Benim için hepsi aynı meselenin farklı yüzleridir.

Hepsi, dikkatin neye dönüşebileceğini sorar.

Müzik sesi yapıya dönüştürür. Şiir duyguyu dile verir. Matematik karmaşayı ispata çevirir. Psikoloji davranışın içine soru yerleştirir. Dövüş sporu tereddüdü sonuca bağlar. Öğretmenlik, yalnızca size ait olan bir anlayışı başka bir insanın kullanabileceği hâle getirir.

Tutarlı bir hayatın dar bir hayat olması gerektiğine hiçbir zaman inanmadım. Tutarlılık, yalnızca tek bir şey yapmak değildir. Vazgeçemediğiniz şeyleri birbirine bağlayan temel ilkeyi bulmaktır.

Benim için bu ilke, kaosu biçime dönüştürmektir.

Bu biçim bazen bir cümle, bazen bir füg, bir keman cümlesi, bir ders, kum torbasında yapılan bir kombinasyon veya içgüdünüz başka türlü davranmanızı söylerken soğukkanlılığınızı koruma kararı olabilir. Malzeme değişir. Talep aynıdır: Dikkat et, yapıyı anla, sahte olanı çıkar ve yaptığın şeyi, kaçınılmaz görünmeye başlayacak kadar özenle yap.

Ben hâlâ bunu öğreniyorum.

Hâlâ çalışıyor, yazıyor, öğretiyor, dövüşüyor, dinliyor ve kendimi yeniden gözden geçiriyorum. Kendimin tamamlanmış bir sürümüne ulaştığımı düşünmüyorum. Umarım bir gün ulaştığımı sanacak kadar da budalalaşmam. Hayatın bir yapısı olmalı; fakat modülasyona da yer bırakmalı.

Peki, ben tam olarak kimim?

Akdeniz’le Karadeniz’in, makamla kontrpuanın, şiirle matematiğin, rekabetle merakın arasında biçimlenmiş bir Türk müzisyenim. Kemanına bazı anketlerden daha çok güvenen bir psikoloji öğrencisiyim. Ezbere ve boş tekrara tahammülü olmayan bir öğretmenim. Kontrolün katılık olmadığını öğrenmiş bir dövüşçüyüm. Bir şeyi çalmadan önce uzun uzun çözümlemeye meyilli, fakat bazı kararların ancak çalındıktan sonra anlaşılacağını yavaş yavaş kabul eden bir düşünce hastasıyım.

Gerisi henüz besteleniyor.

Giray Arslan

Buradan nereye?

WA